Kreatif Bir Aktiviteye Sahip Olmanın Kısa Yolları

Herkesin bir hobisi var mı? 

Hobi sahibi olmak, küçük yaşlardan beri aşina olduğumuz bir kavram. Üniversitede iken son yıllarda özgeçmiş hazırlarken kullandığımız formatlarda en sonlara doğru bir bölüm olurdu. Boş zamanlarımızdaki uğraşlarımızı belirtmemiz istenirdi, biz de genellikle tiyatro, sinema, kitap vs. diye gelişi güzel doldururduk. Genellikle çok fazla önem verilmeyen, üzerinde çok düşünülmeyen bir konuydu. Ama bence hobileri; kişiyi fiziksel, zihinsel, sosyal ve duygusal olarak geliştiren aktiviteler olarak tanımlamamız gerekiyor.

Hobi sahibi olmak stresi azaltmak, yaratıcılığı artırmak ve yeni insanlarla tanışmak için muhteşem bir yol.

Böyle uğraşlara sahip olup, vakit ayıran, tecrübe eden, paylaşımda bulunan, hatta hobisini meslek haline getiren bir çok kişi var. Ancak bir çoğumuz da dönem dönem aklından geçirdiğimiz halde ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Nereden başlayacağımızı ve nasıl ilerleyeceğimizi bilmediğimiz için de bir şeyler yapmayı sürekli öteliyoruz.

Bazen neyi sevip sevmediğimize tecrübe ederek karar veririz.

Aklımızdaki fikirleri, sahip olduğumuz özellikleri, avantajlı yönlerimizi ön planda tutup sadece başlamamız yeterli. Başladıktan sonra sevip sevmediğimize karar verelim ve seçimizi ona göre yapalım.

Günümüzde seçenekler gerçekten çok fazla. Bu uğraşların bazıları ciddi anlamda zaman ve para gerektiriyor, bazıları ise minik harcamalar ile yapılabilecek şeyler. Fotoğrafçılık, mozaik, resim, yürüyüş, dağcılık, örgü, dikiş, müzikal enstrüman çalmak, kağıt yapımı, takı yapımı, drama ve bunun gibi bir çok kurs, seminer, workshop alternatifler arasında. Biraz araştırma ile, İngilizce tabiri ile DIY ( Do it yourself) ana başlığı altında internet üzerinden de bir çok paylaşım, blog ve uygulamaya kolayca ulaşabiliriz.

Bu konuda hem işimizi kolaylaştıracağını, hem de hobilerimizin hayatımızın kalıcı bir parçası olmasını sağlayacağını düşündüğüm bazı önemli noktalar ise şunlar:

Sadece Başla

Düşündüğümüz hobi, yıllardır aklımızda olan bir şey, çevremizde şu an çok popüler olan bir uğraş ya da en yakın arkadaşımızın yeni başladığı bir aktivite olabilir. Gerçekten yeteneğimizin olduğunu bildiğimiz bir konu, veya tam tersi hiçbir fikrimizin olmadığı bir alanda, sadece kendimizi denemek için isteyeceğimiz bir uğraş da olabilir. Ne olacağı hiç fark etmez, en önemlisi hemen başlamak.

Başarısızlık korkusu hayatımızda bir çok şeyi etkiliyor aslında. Ancak başladığımız işte küçük adımlarla yürümek ve başkaları ne söyler, ne düşünür kaygısına kapılmadan ilerlemek en doğrusu bence. Herşeyi mükemmel yapmayabiliriz. Önemli olan süreç boyunca yaşayacağımız tecrübeler, paylaşımlar ve alacağımız keyif olmalı. Unutmayın, kimse mükemmel değil.

Sürekli Yap

Her gün, her hafta veya gereken sıklık ne ise; düzenli olarak pratik yapmak bu işin sırrı. On bin saat kuralını hatırlayalım.

Malcolm Gladwell, bir işte uzmanlaşmak için en az 10.000 saat üzerinde çalışılması gerektiğini söyler. Mesela resme yeteneğiniz olmadığını düşünüyorsunuz. Ama her gün pratik yaparak, bir süre sonra yaptığınız resimlere kendiniz bile inanamayabilirsiniz. Her şeyi mükemmel yapmak gerekmiyor bunu unutmayalım. Ama yaptığımız uğraşta bir ilerleme görmek çok büyük bir motivasyon ve keyif kaynağıdır. O nedenle eller sürekli, düzenli çalışsın!

Uğraşından bahset

Yapılan aktiviteyi benimsemenin en kolay yolu bundan çevremizdekilere bahsetmek. Sosyal medyayı da etkin olarak kullanıyorsanız, bu konuda sürekli paylaşım yapın. Karşınıza çıkan gruplara katılın, fikir alış verişlerinde bulunun. Tabi eleştirilere de açık olmak ve bunlardan olumsuz anlamda etkilenmemek gerekli.

Maalesef herkesin her şey ile ilgili bir fikri var günümüzde. Ancak unutmamalıyız ki karşımızdaki kişi ancak kendi hayal gücü, tecrübeleri ve hayat görüşü doğrultusunda yorum ve eleştiri yapabilir. Bu yüzden, başkalarının ne dediğine kulak vermeli, ama kendi iç sesimize göre eylemlerimize devam etmeliyiz.

Yeniden Başla

Çok hevesle başladığımız bir uğraş tahmin ettiğimiz düzeyde bizi mutlu etmeyebilir. Süreç boyunca başka bir konuda daha iyi olduğumuzu, başka bir şeyi daha keyifle yapacağımızı keşfedebiliriz. Mesela bir arkadaşım fotoğrafçılık kursuna devam ederken, fotoğraf düzenlemede kullandıkları dijital programların daha çok ilgisini çektiğini fark etmiş ve o alana yönelmişti. Tabi sil baştan başka bir tecrübe süreci başladı onun için böylelikle.

Bazen de sıkılabiliriz. Zaman, maddiyat ve diğer faktörler in etkisiyle yarıda bırakabiliriz. Bir süre sonra tekrar geri dönmek isteyebilir veya hiç alakasız başka bir hobiye sahip olmayı arzu edebiliriz. Tekrar başlamak yine, yeni bir süreç, yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlar tanımak demek.

Gözünüz Korkmasın

Kaç yaşında olursak olalım bir insanın işi ve rutin sorumlulukları dışında bir uğraş ile meşgul olması hayatı zenginleştiren en önemli faktörlerden biri. Kendimizden bu iyiliği esirgemeyelim.

Tasarım Odaklı Düşünce ve Sanatsal Üretim Sürecim

Tasarım odaklı düşünce ‘Design Thinking‘ kavramı ile tanıştıktan sonra fikir üretim ve sanatsal uygulama sürecim de farklılaştı. Geleneksel düşünme kalıpları, mantıksal ve yapılandırılmış olma eğilimindedir. ‘Design Thinking sürecinde aşamalar lineer bir doğru üzerinde ilerlemez. Bir çok deneme-yanılma-sapma-düzeltme-öğrenme barındırır.

Kolaj‘ metodu Kübist akım ile birlikte ortaya çıkar ve tam da bu deneyselliği merkeze alan bir sanat disiplinidir. Bu metot ile ortaya sadece bir eser, ürün çıkmaz; başlı başına sürecin kendisi beynimizde yaratıcılığı tetiklemeye hizmet eder. Zor bir iş veya problem ile karşılaştığım vakit, sorunu bir kenara bırakıp hemen bir şeyler kesip, çizmeye çalışırım. Çoğu kez bu egzersizler sonucunda, bunların, uğraştığım konu her ne ise ona farklı bir perspektifle bakmamı ve yeni fikir üretmemi kolaylaştırdığını görürüm. Zaten genel olarak bir sanat ile hobi olarak uğraşmanın hayatımıza en büyük faydası; ( farkında olmasak da ) hayal gücünü geliştirmesi ve dolaylı olarak problem çözümünde kısa yollar bulmaya katkısıdır.

Kolaj çalışması yaparken genelde aklımda bir tema ile başlarım ancak sonuç planladığımdan farklı gerçekleşebilir.

17 ve 18.yy İznik ve Osmanlı desen ve figürleri ile çalışmayı seviyorum. Bu desenleri genelde kontrast olarak siyah-beyaz çizimlerle veya kavramını değiştirerek kullanmayı tercih ediyorum. Burada, ikonik bazı figürleri bu desenler ile ‘en basit şekilde nasıl oluşturabilirim?’ den yola çıktım. Geometrik şekiller ile Disney, Star Wars, Kaws gibi karakterleri oluşturmaya çalıştım.

Bazılarını kesip biçtim sonra dijitale aktardım. Bazılarını tam tersi, önce dijital tasarım ile oluşturdum sonra fiziksel olarak uyguladım. Sonrasında belki bu kolajların büyük boy akrilik resmini yaparım. İhtimaller sınırsız.

Kolaj İşler

Elle yaptığım çizimleri dijital ortamda manipüle etmeyi seviyorum. Analog çalışmanın keyfi başka ancak dijital, kolaj için daha özgür bir ortam sunuyor. Yukarıda ki görseller, mürekkepli kalemlerle yaptığım botanik portreleri eski Türk motifleri ile birleştirdiğim kolaj çalışmalar.

Bu çiçek portrelerini Alman sanatçı Karl Blossfeldt’in çiçek portre fotoğraflarından esinlendim. Çok yakın plan olarak, bitkilerin bütün karakteristik özelliklerini heykelsi bir formda ortaya koyan bu muhteşem fotoğraflar, doğanın öğretici ve fonksiyonel hali yanında tamamen sanatsal yönünü vurguluyor. Yakında bu çizimleri limitli sayıda poster olarak web sitemden satışa sunacağım. Yukarıya üretim sürecinden bir enstantaneyi de ekledim.

Bence çiçekler her şeyi, her ortamı güzelleştiriyor. Benim favori çiçeğim manolya, sizin ki hangisi?

İlham ve Kariyer..

Küçük bir çocukken bana büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında, o an artık neye imreniyorsam öyle cevap versemde koskoca hayat boyu neden sadece tek bir mesleğim olmalı ki diye düşünürdüm. Upuzun bir hayat ve sadece tek bir iş. Bana pek mantıklı gelmiyordu.

Kendimi bildim bileli resim yaparım. Ortaokul ve lise yıllarımda resim öğretmenlerim beni güzel sanatlar okumaya yönlendirseler de, o zamanlar fen bölümünde olduğum ve nedense kafamda hayat için farklı yollar çizdiğim için bu söylemlere pek itibar etmemiştim. Gerçi hiçbir şey planladığım gibi de gitmedi: Bilgisayar ya da Mimarlık istiyordum, Kimya Öğretmenliği kazandım. Tamam, öğretmen olayım o zaman, sonra bakarım dedim. Mezun oldum, o dönem KPSS yoktu, ama atamam gelmedi. Sınavı kazandım, yüksek lisans yapmaya başladım, akademik kariyer yaparım ben de diye düşündüm. Kimya, laboratuvar ortamı vs pek sarmadı.

Sonunda, bankacı oldum. Bankacılığın en popüler zamanıydı. Bir kaç bankada gezindim, transfer oldum, hırslı, tempolu, aralıksız bir 15 sene böylece geçti. Çok şanslıydım, güzel terfiler, ödüller, primler aldım. Bir sürü sektör ve insan tanıdım.

Bir Barcelona seyahatinde Picasso Müzesi’ni gezerken farkettim ki ben farklı bir yolda ilerlemeliyim. Kreatif bir şeyler yapmalıyım. Hayatımın hatırı sayılı bir dönemi, soyut ürünler pazarlamak, para ve sistem ile uğraşmak ile geçti ve bu yeterli. Bilenler bilir, bankacıların iş, sektör değiştirmesi biraz zordur. Yapamayacakları için değil, kendi bildikleri konfor alanını terk etmeme adına. İstisnalar olmakla beraber, en fazla özel sektörde finansman müdürü, CFO falan olursunuz. Ben yine şanslıydım, Hugo Boss’ta çalışmaya başladım. İşin büyük bir kısmı yine satış ve bilanço yönetimi idi, ama bambaşka parametreler de vardı. Moda, seyahatler, yaratıcı süreç, pek çok yeni şeyi deneyimleme fırsatım oldu. Sonrasında da kendi bireysel yolculuğum başladı. Yine merkeze sanatı ve sanatsal çalışmaları alarak, bir değer yaratmayı hedefleyerek ArzuEndam markası altında üretmeye başladım. Bir nevi başladığım yere geri döndüm.

Hayatta hiçbir zaman, bir konuda tamam ben oldum dememeli. Bir konuda derin uzmanlık, aynı zamanda bir yaratıcı körlüğü beraberinde getiriyor. Bununla beraber, Karl Marx; Çalışmanın insana bireysel ve sosyal bir kimlik kazandırdığını ancak kapitalist toplumun insanı, yaptığı işin doğasından uzaklaştırarak bu işleri sadece bir ekonomik aktiviteye dönüştürdüğünü savunur. İşimizi, bir süre sonra, neden yaptığımızı unutup sadece amaç haline getirerek yapıyoruz. Çoğumuz gerçekten neyi istediğimizi bilmiyoruz. Sadece bize sunulan şeyler arasından tercihler yapmışız, sorgulamadan ilerliyoruz. Bize sunulan şeyler de o an sistem, toplum tarafından oluşturulan doğrulara dayanıyor. Özgür irade kullandığımızı zannediyoruz, ancak sadece kendi bilgi ve kültür çemberimiz içindeki bir yaşam biçimini seçiyoruz. En başta bilgisayar mühendisliği okumak istemem de o dönem çevremde bunun popüler olmasından kaynaklanıyordu, bilgisayarla aşinalığım bir iki kere Commodore 64 görmem kadardı!

Meslek ve özel hayatım boyunca bir çok kişiden ilham aldım. Bir süre sonra fark ettim ki beni etkileyen şeyler onların kişiliği değil, değerleri. Ve bu değerler genelde kendimde eksik olduğunu hissettiğim yetkinlikleri kapsıyor. Özellikle son yıllarda bu değerler izlediğim yolu ve yaptığım tercihleri etkiledi.

Demem o ki, yaptığımız işi, kendimizi ve amacımızı arada sorgulayalım. Çevremizdeki ve hayran olduğumuz kişilerin olumlu değerlerinden ilham alalım. Farklı versiyonlarımıza şans verelim. En azından hayal edelim.

Instagram veya Youtube da gördüğüm sıradan bir kişi bile bana ilham verebiliyor, gördüğüm bi şey bazen zihnimde bambaşka bir şeye dönüşüyor veya iş yapış sürecimi etkiliyor. Sizleri ikibinli yılların başında instagramda keşfettiğim, sosyal medyadan inanılmaz bir sanat kariyeri yaratmayı başaran, hayatımda gördüğüm en azimli ve çalışkan sanatçı olan CJHendry ‘nin tekniğinden esinlenerek yaptığım Haremlique serisinden bir çizimin detay videosu ile baş başa bırakıyorum.

İlhamınız bol olsun..

Günlükler- Zaman Zaman İçinde, Andrey Tarkovski- I

Ünlü Ayna Filmi’nde, bir sahnede bardağın masada bıraktığı izin yavaşça buharlaşıp kaybolduğunu izleriz. Ekşi sözlükte bir yorum şöyle diyor yaratıcı yönetmenle ilgili: ‘Tarkovsky yavaşlığın keşfidir.’ Tek isteği bir şeyler yaratmak olan ünlü yönetmenin Afa Yayıncılıktan, Zaman Zaman İçinde isimli güncesinden bölümler paylaşacağım. Sanatçının 1970 ile 1986 tarihleri arasında çeşitli zamanlarda tuttuğu günlüklerden oluşan eser, yönetmenin, hem yapıtları, ilham aldıkları ve günlük yaşamından kesitler sunuyor.

1970

30 Nisan, Perşembe, Moskova – Saşa Mişurin ile yine Dostoyevski hakkında konuştuk. Tabi ki film hakkında, önce yazılmalı, nasıl yönetileceği konusunda konuşmak için çok erken. Dostoyevski romanlarının filmini yapmanın hiç mi hiç anlamı yok. Adamın kendisi hakkında film yapmalıyız. Kişiliği hakkında, tanrısı, şeytanı, çalışması hakkında. Tolga Solonitsin’den harika bir Dostoyevski olur.

10 Mayıs, Pazar, Moskova– 24 Nisan 1970’de Myasnoye’de bir ev aldık. İstediğimiz evi. Şimdi ne olursa olsun umrumda değil. Bana hiç iş vermezlerse ben de taşrada ki evimde oturup domuz ve kaz beslerim, ayrıca sebze bahçem de olur. Hepsinin canı cehenneme ondan sonra!

Yavaş yavaş hem evi hem de bahçesini düzene sokmalıyız; sonunda harika bir ev olacak, hem de taştan.

Burada ki insanlar iyiye benziyor. Bir tane arı kovanı yerleştirdim bahçeye, balımız da olacak. Bir de kamyonet alabilsek tam anlamıyla düzene gireceğiz, bu yüzden mümkün olduğunca para kazanmalıyım ki önümüzdeki sonbahara kadar evin tüm eksikliklerini giderebileyim. Kışın da içinde oturulabilir halde olmalı. Moskava’dan tam üç yüz kilometre uzakta, insanlar buraya bir hiç için sürüklenip gelmezler.

Şimdi önemli iki şey:

1- Solaris iki bölüm olmalı 2- Rublev‘in dağıtımı olabildiğince iyi yapılmalı.

Ancak o zaman ben de borçlardan kurtulurum.

4 Haziran, Perşembe- Parçalar yavaş yavaş bir araya geliyor. Komite, Solaris‘in 4000m, yani 2 saat 20 dakika olmasına izin verir gibi. Merkez Parti Komitesi çekimin Japonya’da olması hakkında tartışıyormuş.

Larissa doktora gitti, dediğine göre bebeğin ikiz olma olasılığı varmış.

13 Haziran, Cumartesi– Dün Bibi Anderson ile tanıştırıldım. Tüm geceyi onun Khari rolüne uygun olup olmayacağını düşünerek geçirdim. Tabi muhteşem bir oyuncu ama çok iyi görünmesine rağmen o kadar genç değil. Bilmiyorum. Onunla ne yapacağız, henüz karar vermiş değilim. Bizim paramızla da çalışmaya razı. Yazın Bergman’ın filminden sonra sonbaharda çalışmaya hazır olacakmış. Bakalım göreceğiz. Şu an bir karar vermedim. İra’yla konuşmalıyım.

Ayın on ikisinde Senka’yı okula götürdüm. Anladığım kadarıyla başarısız ama öğretmeni açık görüşlü, hiçbir şey söylemedi. Neyse en azından şimdilik okul sözkonusuysa olduğunda her şey yolunda sayılır.

11 Temmuz, Cumartesi– Ne zamandır hiçbir şey yazmadım. Bibi Anderson ile kocası buradaydı. Bibi, Solaris‘de oynamaya çok hevesli. Şüphesiz parlak bir oyuncu. İra’yla farklı bir makyaj tekniği kullanarak bir deneme çekimi daha yapacağım, eğer gene de emin olamazsam Bibi’yi deneyeceğim. Üstelik şansımıza Sovyet parasıyla çalışmaya razı, bu başka bir deyişle neredeyse bedavaya çalışmaya razı demek.

Larissa yarından sonra hastaneye gidiyor.

Bibi Aydınlık Gün‘deki anne rolü için şahane olabilir.

Dün Karasik’in Çehov’un Martı‘sına yaptığı inanılmaz kurgunun kopyasını izledim. Bu kez işleri iyice mahvedecek.

#KadınlarYeriniBilsin, #ErkeklerYeriniBilsin’e karşı…

Photo by Sides Imagery on Pexels.com

Dünden beri @twitter -flood-umda sonu bu etiketlerle biten onlarca gönderi geldi önüme; takip edebildiğim kadarı ile @GayeSuAkyol tarafından başlatılan ve benim yorumuma göre tamamen cinsiyet eşitsizliği bağlamında, bugüne kadar geleneksellmiş kalıplara karşı empati oluşturma amaçlı bir hareket.

Bu paylaşımlar, yüzlerce kişi tarafından bir anda -retweet- edilerek trend topic olarak bir protest eyleme dönüştü.

Daha önce paylaştığım Marka’nın Hikayesi postumda #MeToo, #BlackLivesMatter gibi hashtag lerin, insanları harekete geçiren, duygusal anlamda birbirine bağlayan en büyük markalar olduğundan bahsetmiştim. #ErkeklerYeriniBilsin de daha kapsamlı bir ölçekte bunun bir örneği.

Konuların, insanların ilgi çemberlerine girme hızını müthiş artıran bu etiketler, herkesin kendini bu etkileşime dahil etme ve söz söyleme arzusunu tetikliyor.

Benim görebildiğim kadarı ile farklı konum ve profildeki bir çok insan, bu güne kadar kadınlara ait olarak kalıplaştırılmış pek çok ‘söylem’i dönüştürerek erkeklere mal ediyor. Bazıları gerçekten çok yaratıcı, etkileyici ve komik olan bu paylaşımlardan sonra, herhalde bir misilleme düşüncesi ile hemen #KadınlarYeriniBilsin etiketleri ile paylaşımlar dönmeye başladı. Bu, uzun bir süredir siyasal figürlerin tüm dünyada ikna için egemen dili olan -kutuplaştır ve yönet- politikasını, nasıl da her alanda içselleştirdiğimizin ve bunların çoğu zaman nefret söylemine kadar gittiğinin nedeni ve göstergesi.

Başlangıç amacının her ne kadar bu ayrımcılığa dikkat çekmek olduğuna inansam da, bu paylaşımlardan, her iki etiket ile de ilgili, şöyle çıkarımlar da yapıyorum:

1- Sosyal medyada insanların derdini anlatma ve kendini ifade etme kadar bir gruba ait olma dürtüsüyle yaptığı bu paylaşımların amacından çıkarak bazen farklı yerlere gittiği,

2- Bir anlamda itiraz ettiği söylem ve kavramları derinlemesine düşünmeden yüzeysel değerlendirerek, insanların, kendine hiç pay biçmeden yaptığı paylaşımlarla üstüne düşen görevi yaptığına inanıp bir yapay rahatlama hissetmesi, ( Kurulan bir çok cümlede, söylemlerin, eylemlerin bizzat kadınlar tarafından da – bilinçaltısal olarak otomatik kabullenip- gerçekleştirilmesi. Örneğin: ‘ Oğlum, kalk kardeşine bir çay koy..’ gibi cümleleri paylaşıp, hak veren kaç erkek annesi, bunları telaffuz etmeyi düşündü merak ediyorum.) ( Tabi bu tip eylemlerin amacı zaten bu sistemi yaratmak, benim lafım bu derinlikte düşünmeyenlere.)

3- Bu tip etiketlerin, bazı kişilerce sadece kendi popülerliğini artırmak için kullanması.

Yaratılan bu tip protest eylemlerin, samimiyetini koruyorsa etkili olduğunu düşünüyorum. Aksi taktirde ulaşılmak istenen amaca sadece ve sadece zarar veriyor.

Düşüncelerinizi duymak isterim.

Kendine Bir Poster Yap

Bir şey dinlerken, veya bir toplantıda değişik çemberler çizerim sürekli. Tuttuğum not defterlerinin her yerinde gezinir büyüklü küçüklü daireler. Geçenlerde Sostrene Grene DIY sitesinde gördüğüm çizimler çok hoşuma gitti ve aşağıda videoda yorumladım. Basit çemberleri sanat eserine dönüştürmek için gereken malzemeler, kağıt, renkli kalemler, daire çizebileceğimiz objeler ve biraz sabır ve yaratıcılık. Daireler içine başka bir çok şekil yapılabilir. Not: Bu aktivite ortalama 30-35 dk. sürüyor.

Bu tip çizimler hem rahatlatıcı hem de yaratıcılık zekasını geliştiriyor. Yoğun bir problem öncesi bu tip aktiviteler daha çok fikir üretmeye ve daha kolay çözüme ulaşmayı sağlıyor.

İyi çizimler..

En Büyük Sırdaşımız ‘WhatsApp’ mı?

Son günlerde WhatsApp gizlilik politikası değişikliği tartışması, zaten uzun bir süredir var olan endişe ve korkuları tekrar gündeme taşıdı. Ancak konu sadece tek bir uygulama özelinde geçerli değil.

Şu bir gerçek ki, internet ile birçok şey paylaşıyoruz, bazen en yakınımıza bile söylemediklerimizi..

Web dünyası; bizi, alışkanlıklarımızı ve sevdiklerimizi herkesten fazla tanıyor. Yaptığımız her hareket; internette gezinme, kredi kartı ile alışveriş, e-posta gönderme, fotoğraf çekme, makale okuma, hatta sadece bir cep telefonu taşımak geride inanılmaz miktarda iz bırakıyor. Google, ziyaret ettiğimiz siteleri biliyor, ne kadar sağlıklı olduğumuzu, zevklerimizi, harcama potansiyelimizi; Facebook kimle arkadaş olduğumuzu, hatta beğenilerimize göre ne kadar zeki olduğumuzu. Dijital dünyada ikna mimarisi bu bilgilere göre oluşturuluyor. Neleri seviyoruz, neleri sevebiliriz güçlü tahminler yapabiliyorlar.

Kaç kere, bir video izlemek için girdiğiniz YouTube’da bir saat içinde 28 video izlediniz? Bu bir bakıma iyi olarak algılanabilir ama neyi izleyeceğim konusunda bu kadar kontrol veya yönlendirme olması biraz korkutucu. Ve biraz da kısıtlayıcı.

Yapay zeka kullanımları geleceğimizi de şekillendiriyor. Başkanlık seçiminde Trump’ın sosyal medya danışmanı kargaşayı sona erdirmek için gizli Facebook paylaşımları kullandıklarını açıklamıştı, insanları ikna için değil, hiç oy vermemelerini sağlamak için. Teknoloji ve verinin manipüle kullanımı, siyasal anlamda ülke yönetimlerini ve kaderini etkiliyor artık.

İnsanların etnik özellikleri, dini ve siyasi görüşleri, kişilik özellikleri, zekasını, mutluluğunu, madde kullanıp kullanmadığını, ailesinin durumunu, yaş ve cinsiyetini sadece Facebook beğenilerinden bile tahmin edebilir.

Sosyolog Zeynep Tüfekçi‘nin TED Talks konuşması gerçekten çok düşündürücü ve aynı zamanda korkutucu. Konuşmasında bir bölümde aktardığına göre; George Orwell’in ”1984” adlı eseri şu an yine en çok satanlar listesinde. Harika bir kitap ama 21. yüzyıl için doğru distopya değil. En çok korkmamız gereken şey yapay zekanın kendi başına bize ne yapacağı değil, güç sahibi insanların bizi kontrol ve manipüle etmek adına yeni, bazen saklı, bazen de belirsiz ve beklenmeyen şekilde bunu nasıl kullanacakları.

Anlamlı veri kimin elindeyse, gelecek de onun elinde olacak. Sadece Whatsapp uygulamasını kullanıp kullanmama kararı mesele değil, önemli olan şey; büyük resmi gözeterek, bıraktığımız izlere dikkat etmemiz..

Kaynaklar: Veri Stratejisi- Bernard Marr, Zeynep Tüfekçi TEDx Talk

%d bloggers like this: