‘Marka’nın Hikayesi.. Sembollerin, Yeni Düzende Hayatımıza Etkisi.

Campbell’s Soup Cans- Andy Warhol

İnsanoğlu, enteresan biçimde, hem kendini uygun gördüğü statüde bir gruba ait olmayı istiyor, hem de herkesten daha farklı, biricik ve özgün olmayı. Hem hayranı olduğu kişiye benzemeyi istiyor ( kimi zaman tek tip olmayı) hem de, kendini farklı bir şekilde ifade etmeyi. Binlerce yıldan beri süregelen bu arzuları karşılayan değerler bütününe ‘Marka‘ diyoruz.

Markanın temsil ettiği değerler tarih boyunca bu amaçlara hizmet etmiş. İlk, semboller çıkmış ortaya; bu semboller, benzer düşünen insanları birbirine bağlamış. Aynı sembol, bayrak altında savaşılmış. Yerleşik hayat başlangıcından itibaren insanlar doğadaki canlı türleri kadar çeşitlikte ürünler üretmiş, tasarlamışlar. Bütün bu nesne, sanat ve makinaları; fiziksel dünya ile başa çıkmak, toplumsal ilişkileri kolaylaştırmak, hayal gücünü tatmin etmek ve anlamlı işaretler yaratmak için meydana getirmişler. Bunları farklılaştırmak için de yine -marka- ve -markalama- kullanmışlar. Günümüzde ise herkes kendi kişisel markalaşması, -SelfBranding- mücadelesinde.

Genetik yapısındaki benzerlikler nedeni ile insanoğlunun da üyesi olduğu primatlar ilk olarak 55 milyon yıl önce ortaya çıktı, ve 50 bin yıl önce, bilim insanlarının ‘The Big Brain Bang’ olarak tanımladığı bir süreç sonunda bizler gibi düşünen -Homosapiens-lere evrildiler. İlk olarak soyut düşünebilme, planlama, pişirme, iş birliği kurma, dil, sanat ve süslenme ; yani sosyal ve alet kullanabilen modern insan özelliği de bu dönemde belirmiştir.

On bin yıl önce sosyal yaşamın başlamasıyla insanlar hem bir gruba ait olmak hem de farklılaşmak kendilerini ifade ederek ayrışmayı istediler. İnsanları birleştirmek için de atalarımız inançları temsil etmek ve bağlantıları tanımlamak için iletişim sembolleri tasarlamaya başladılar. Güç, aidiyet, din, statü dürtüsüyle bu bağlantılar gruplarda daha güvenli hissetmemizi sağladı ve sembollerin temsil ettiği şey hakkında fikir birliği yarattı. Dünyanın neresinde olursak olalım, benzer ritüeller, uygulamalar ve davranışlar geliştirdik. Sembolik logolar oluşturduk, ritüeller inşa ettik. İbadet için ortamlar kurduk. Birbirimizle yemek, saç, doğum, ölüm, evlilik ve üreme ile nasıl etkileşim kuracağımız konusunda katı kurallar, kültür normları geliştirdik.

Bazı sembollerin tüm dünyada ortak özellikleri var. Örneğin -Tanrı’nın eli- bir çok kültürde tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Mezopotamya’da Hamza eli, İslam’da Fatima’nın eli olarak görülüyor. Yahudilikte Miriam’ın eli olarak ortaya çıkıyor.

Bazı sembollerin ise çok farklı anlamları, mesajları mevcut. Örneğin, “Gamalı haç”, eski Sanskritçe “svastika” kelimesinden gelmekte, bu aslında “iyi şans”, “şans” ve “esenlik” anlamına geliyor. 1900’lü yılların başında, Hitler tarafından kullanılmadan önce, Coca-Cola tarafından iyi şanslar şişe açacağı üzerinde yer aldı. Amerikan Bisküvi Şirketi, markayı belirgin bir şekilde kaydetti ve çerez kutularına koydu. ABD Oyun Kartı Şirketi, 1921’de Fortune Oyun Kartları için bu işareti kullandı. Puro etiketlerinde, yol işaretlerinde ve hatta poker fişlerinde de yer aldı. Bu işaretler aynıydı, ancak Nazi sembolü olarak kullanıldığında, etki; çok, çok farklı oldu.

İnsanların yüz yıllar boyunca ürettiği şeylerin sayısı gerçekten çok şaşırtıcı. Mesela 1867 yılında İngiltere’nin Birmingham kentinde beş yüz farklı çekiç üretilmiş. İnsanlar doğal ihtiyaçları değil, kendimize ait olarak algıladığımız ihtiyaçları karşılamak üzere üretip tasarladılar. Bize ait bir kurmaca bir dünyayı oluşturan bu ürünler, temel ihtiyaçların giderilmesi için değil, insanoğlunun çağlar boyunca kendi varoluşunu tanımlamayı ve devam ettirmeyi seçtiği somut çıktılar oldu.

Bizler görsel varlıklarız. İşaretler yaratma, o işaretlere anlam atfetme ve yorumlama dürtümüz çok eski ve güçlü. Tanrı’nın eli, Nike logosu ve gamalı haç: hepsi binlerce yıldır görsel dil ile nasıl anlam ürettiğimizi gösteriyor.

Marka daha sonra pazarlamayı gündeme getirdi. Ortaçağ’da çömlek markalarına ekmek ve çeşitli meslek loncalarının markaları eklendi. Bazı durumlarda bunlar, belirli üreticilere sadık olan alıcıların ilgisini çekmek için kullanılırken, aynı zamanda lonca tekellerini ihlal edenleri yakalamak ve ikinci kalite ürün imalatçılarını belirlemek için de kullanıldı.

İnsanlar ürünleri tasarladılar ancak üretim, iletişim, reklam ve marka yönetimi, sanayi devriminden beri kurumsal şirketler temelinde yapıldı. Şirketler önce ürün pazarladılar, sonra hikaye ve yaşam tarzı.

Günümüzde Marka, ürünün, şirketin karakteri ve iletişiminin bütünü, kurumun ya da kişinin vizyonu ve ana mesajıdır. Kullanıcı ile aradaki duygusal bağdır. Marka, daha da önemlisi, insanlığın ilk zamanlarında olduğu gibi birleştirici bir semboldür. Teknoloji yardımı ile geçtiğimiz yıllarda #MeToo ve daha yeni Amerika’da meydana gelen ırkçılık olaylarını takiben #BlackLivesMatter -hashtag- lerinin bir şemsiye marka gibi güçlü inançları olan benzer insanları birleştirip, değişime yol açtığına şahit olduk. Genel olarak marka iletişiminde ipler tamamen kurumların elindeydi. Bugün öyle mi, emin değilim.

Bir tüketici olarak Marka ile ilişkimiz, her zaman o an ki kültürümüzün durumunu yansıtır. Marka oluşum süreci ve yönetiminin merkezinde de şu an tüketiciler bulunmakta. Bu gücümüzü istediğimiz bir dünya yaratmak için kullanmak da bizim sorumluluğumuz.

Yararlanılan Kaynaklar: Symbols- T.A. Kenner, Teknolojinin Evrimi- George Basalla, İnsan İletişiminin Kökenleri- Michael Tomasello, Brand Thinking-Debbie Millman

Geleceğinizi gerçekten bilmek ister misiniz? ‘Devs Dizisi’ ve Düşündürdükleri..

Bir bilgisayarınız olduğunu ve onun dev ekranında geçmişte ve gelecekte herhangi bir anıya veya an’a gidip izleyebileceğinizi hayal edin. Geçmiş mutlu anılarınızı, çocukluğunuzda yaşadıklarınızı, iz bırakanları mı, yoksa ileride ki halinizi, yaşanacakları mı daha çok izlerdiniz?

Yaşadığımız anların çoğu, zihnimizde, geçmiş anılar ve geleceği düşünmekle geçiyor. Geleceğin belirsizliği de genelde biraz heyecan barındıran, bazen endişe verici hislerle çevriliyor bizi.

Neler olacağını bilmiyoruz.

Kimine göre ise hayatı yaşanabilir kılan tam da bu belirsizlikler.

Örneğin üç sene ya da on sene sonra neler yapacağımı, nasıl görüneceğimi büyük bir kesinlikle bilip yaşamak bana biraz korkutucu ve tekdüze geliyor. Geleceği bilmek vereceğimiz kararları, seçimleri etkiler miydi, bu da ayrı konu. Geçenlerde izlediğim bir webinarda bahsedilen bir ankete göre; geleceği, ne zaman ne yapacağını, nerede, kimle ve nasıl olacağını tam bir kesinlikle çoğunluğun bilmek istemediği ortaya çıkmış.

Hem gelecekte neler olacağını ölesiye merak ediyor ama yine de bununla gerçekten yüzleşmekten kaçıyoruz.

Bugün Devs isimli mini diziyi bitirdim. Alex Garland’ın Ex Machina ve 28 Gün Sonra filmleri gibi sorgulayan, düşündüren biraz kuantum felsefesiyle harmanladığı tartışmalı serisi. Biraz Matrix filmlerini de hatırlattı bana. Tam da West World’ün üç sezonu sonrasına denk gelmesi ile kafam daha mı karıştı, aydınlandım mı, bilmiyorum!.

(Yazının bu bölümü Devs ile ilgili spoiler içerebilir.)

Devs’de bir teknoloji milyarderi, ekibiyle, işte bu, geçmiş ve geleceği izleyebileceği bilgisayarı tasarlıyor. Küçük kızını kaybetmesi ve ona duyduğu özlem bu icadın çıkış noktası. Bilgisayar, evrendeki bütün verileri sisteme yükleyip geçmiş ve gelecek anları simülasyon olarak izletiyor. Belki biraz karışık ama heyecanlı giden seri, kader ve özgür irade kavramlarını sorguluyor. Diziye göre evren determinist yapıdadır; yani hayatta tesadüfi bir şey yok, herşey başka bir şeyin nedeni ve sonucu. Herşey baştan belli ve biz de yaptığımız seçimler ve kararlarla bizim için yazılan kodu gerçekleştiriyoruz. Sonu belli bir sistemde hepimiz kendine düşen rolü oynuyor ve hiçbir şekilde bu rolün dışına çıkamıyoruz. Gerçekten böyle mi? İrademizi kullanarak geleceği değiştiremez miyiz? Bu soruların cevabını en son bölümde izliyoruz.

Bu felsefeye göre yapılan eylemlerin sorumluluğunu da almak gereksiz. Yaptığımız şeyler bizim için yazılan bir planın parçası ve yaptığımız olası kötü şeylerin suçlusu biz değiliz. Çünkü öyle olması gerekiyor. Her halde dini temelde yüz yıllardır sorgulanan bir kavram kader.

Kaderimizi değiştirebilir miyiz? Ne kadar etki ederiz?

Alınyazısına inanmak zaman zaman insanı rahatlatan, gerçekten de bir kabulleniş ve teslim duygusu ile suçluluk duygusu ve üzüntümüzü azaltan bir inanç sistemi. Alex Garland’ın dizide kader kavramını aynı felsefede, kuantum mekaniğinde bilimsel bir zemine oturtarak kullanması çok şaşırtıcı geldi bana.

Yaşadığımız hayatın hızı ve anlamı da ayrı bir konu. Günümüzde telaş içinde yaşıyoruz. Hayat aylar, günler bazen teknoloji sayesinde saatler içinde değişebiliyor. Dizide bir bölümde 30.000 yıl öncesine ait birkadın homo sapiensin hayatını izliyorlar: O dönemde Fransa’da bir mağarada yaşayan bu kadın, mağara resimleri yapmaktadır. Bu insanlar onlar,yüzler değil binlerce yıl aynı mağaralarda yaşamışlardır. Aynı mağarada beş bin yıl boyunca aynı tür resimler çizilmiştir. Şimdiki hızla kıyasladığımızda o kadar süre içinde nasıl hiç bir şey değişmemiş olabilir ki? İnsan gerçekten merak ediyor.

Covid salgını sayesinde hepimiz hayatımızın akışını bir anlamda sorguladık bu günlerde. Temel ihtiyaçlara yöneldik, öncelikle hayatta kalma dürtümüz ile yavaşladık. Gelecekle ilgili beklentiler ve senaryoları belki biraz farklılaştırdık. ‘Nasıl olsa herşey olacağına varır’ mantığı ile düşünsek bile, bu kayıtsızlığın bilinçli karar ve seçimlere etkisini gözardı etmeliyiz bana göre. Gerçekleştirdiğimiz eylemler geleceğimizi şekillendirecek. Bence de hayatı yaşamaya değer kılan şeyler belirsizlikler, sürprizler. Sadece merak edip endişelenmektense , belirsizliği kucaklayarak yaratacağımız güzel günler yaşamak ümidi ile..

Günlükler- Salah Birsel- Aynalar Günlüğü II

Salah Birsel’in günlüklerinden devam:

Yıl 1986

19 Mayıs Pazartesi– İnsan aklı sınırlıdır. İlk Kant çizmiştir bunun altını. Ona göre insan doğaüstü olayları çözemez. Tanrı var mı, yok mu onu da kestiremez. Gelgelelim, Salt Aklın Eleştirisi yazarı, yaşlandığı vakit bu düşüncesini bırakacak. Tanrı’nın varlığına dört elle sarılacaktır. Aralıkta: ‘ Kant Tanrı’yı kapıdan çıkardı, bacadan içeri aldı,’ eleştirisini almaktan da kurtulamayacaktır.

Peygamberler, büyük din adamları, büyük politikacılar da, bilindiği gibi, dünyamızın ötesinde ışıklı bir dünya olduğu görüşünü benimserler. Ölüme de orada açılan bir kapı gözüyle bakarlar. İlkçağ ve Ortaçağ filozoflarının çoğu da aynı tahteravalliye binerler. Eflatun, ruhun ölmezliğine inandığı gibi bedenden bedene dolaştığına parmak basar. Ciceron ise: ‘ Madem ruh kendinden ayrı, kendinden yabancı bir şeye karışmış değil, öyleyse bölünemez. Bölünemeyince de yok olamaz,’ der.

Dikkat edilirse, çokları, bugüne değin, ölüm karşısında sıkı durmayı bol bol öğütlemişlerse de kimse onun fartası furtasını açıklayamamıştır. Onun yüz okka çektiğini sananlar dünya urbalarını ahret urbasıyla bir an önce değiştirebilmek için can atarlar. Dolabını iyisinden kurmuş bir cadaloz olduğunu söyleyenler ise onu pek umursamazlar. Bilirler ki, yaşadıkları sürece, ölüm onlara hiçbir kötülük yapmayacaktır. Öldükten sonra ise kendilerine ne tuzaklar kuracağı onlara vız gelir.

27 Mayıs Salı- Üç gecedir uyku dolabım bozuldu. Dörtlerden, beşlerden önce gözüme uyku girmiyor. Dün yine uykusuzluk aman zaman vermeyince, sinirlerimi paspaslamak için 10 mg.’lık bir tranxilene yuttum. Sonra salona dönerek, Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği‘ni kaldığım yerden (34. sayfa) okumaya başladım. Yarım saat geçmişti ki birden gözkapaklarım ağırlaştı. Hemen yatağa seyirtip uykuyu bekledim. Sola dön, sağa dön. Bir saat boşuboşuna çırpındım. 4.30 da kalkarak mutfağa sığındım. Tuzu çıkarılmış beyaz peynirle zeytinyağını karıştırarak, yine tuzsuz bir dilim ekmekle midemi şereflendirdim. Sonra yine salonda, uyku kaçırmaktan başka bir işe yaramayan berjerde, Kundera’nın 37, 38 ve 39. sayfalarını okudum. Yatağa bu kez uçarak gittim.

Uykusuzluk, Fransız şair Blaise Cendrars’ın da finosudur. Onu yanından hiç ayırmaz.

Uykunun davlumbazını, Birince Dünya Savaşı’nda kırdığını söylerse de Henry Miller, onun gözüne uyku girmemesini, dur-durak dinlemeden çalışmasına, tonlarca kitap üretmesine bağlar. Gerçekte Cendrars, dört beş kitabı birden yazar. Altmış yaşına geldiği vakit bile düzinelik tasarıların ardından koşuyordur. Miller de onları okuyabilmek için boyuna Tanrıya yalvar yakar oluyordur. Çünkü yazılacak yapıtlar arasında Sapısilikler de vardır ki onu okumadan ölmak istemiyordur.

Nedir, Miller’a göre Cendrars, yazı yazmaktan yoğun yaşama geçerek, ya da tam tersi, yoğun yaşamdan yazıya atlayarak üstünden uykusuzluğu ve yorgunluğu atmasını da bilir. Şu da vardır ki, o, dört dörtlük bir yogicidir. Uykusuzluk, bitkinlikle görünmez şeyleri göreceğini sanır.

Yıl 1987

28 Mayıs Perşembe– Yazarların, sanatçıların çoğu bir akrep, bir maymuncu, bir kıskanç köpek.

Tatlı tatlı laf üretirken bile birbirlerini iğnelemekten geri kalmıyorlar. Karşılarındakini anlamak için kafalarını yormaya da yanaşmıyorlar. Ama onun yazılarını, düşüncelerini, deyiş biçimlerini aşırmayı büyük bir ustalık sayıyorlar.

Fransız ressam Corot, Manet’nin adını bir resim sergisinin jürisinden çıkartmıştır. Hoş, manet de ondan hallice değildir. O da Monet’ye şöyle der: ‘Renoir senin dostun. Söyle de resmi bıraksın artık.’Renoir de, top kendisine gelince, Picasso için şu acımasız sözü şandellemekten çekinmez: ‘ Bu pisliği ortada kaldırın.’

:))

Günlükler- Salah Birsel’ Aynalar Günlüğü’ I

Salah Birsel 1919 tarihinde Balıkesir’de doğar. Ailesi yedi kuşak Izmir’li olan yazar, çocukluğu ve gençliğini İzmir’de geçirir. Yıllarca Karşıyaka Soğukkuyu’da oturur. Saint-Joseph Fransız Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi’nde hukuk daha sonra felsefe okur. Daha çok aklın egemenliğinde deneme ve şiirleri ile öne çıkar. Ayrıca günlük kaleme alıp yayınlayan nadir Türk yazarlardandır. ‘Günlük’, ‘Yaşlılık Günlüğü’, ‘Aynalar Günlüğü’, ‘Gece Yarısı Mektupları’, ‘ Papağanname’ gibi bir çok günlük yapıtları yayınlanmıştır. Bu seride, Aynalar Günlüğü’ eserinden; 1986, 1987 ve 1988 yılları Mayıs Ayı’nda yaşadıklarından kesitleri eş zamanlı olarak okuyabilirsiniz.

1987

8 Mayıs Cuma- Raftan, çayım için bir yeşil bardak çekmiştim ki suratımı ekşittim. İki ay önce lacileri, kırmızıları itip yeşile döndüğüm halde bugün yine yeşili bıraktım, kırmızıyı aldım.

13 Mayıs Çarşamba- Bir beş yüz liralığın ( numarası C650866255) İzmir Saat Kulesini gösteren yüzüne birileri şunu yazmış: ‘ Bu paranın iki dakika sonra arkasını çevir.’ Arkasına bakıyorsunuz: ‘Aptal, iki dakika oldu mu?’ Kağıt paralar üzerinde ibadullahın yazdığı yazılar için bir kaç fiş çıkardığımı bildiğimden, onları bulmak için tüm dağarcığımı alt üst ettim. Yok, yok.

Yirmi yaşımdan beri okuduklarımdan, gördüklerimden bir sürü fiş çıkarmış, bir sürü not tutmuşumdur. Bunların kimileri defterlerde, kimileri de zarflardadır. Ama işte böyle, onlardan birini aradığım vakit yürümezden yük tutmak zorunda kalıyorum. Bu not alma işi Goncourt Kardeşlerle başlamıştır. Ama Andre Billy, onlardan çok önce, Balzac’ın buna el attığını yazar. Balzac’ın havadarlarından Auguste Fessart da onun için şöyle dermiş: ” Mösyö de Balzac’la konuşmak çok güç bir işti. Düşüncelerinizi bir bir saptar, işine gelenleri de cebinden çıkardığı bir not defterine kaydırırdı. Ürünün azlığına ya da çokuğuna göre buna, sonradan yayığa vurmak üzere’bal almak’ ya da ‘ambara yığmak’ adını verirdi. Yeni bir sözcüğe raslayınca da kahkahaları basardı.”

15 Mayıs Cuma– Kağıt paraların üstündeki yazılarla ilgili fişlerimi buldum.

Bir yüz liralıkta şu yazılı: ‘ 21 Kasım 1986, Çetin’in Manisa’ya gittiği gün. Bana vermişti.’

A14541627 numaralı bir yüzlükteyse şunlar var: ‘ Babaya hayırlı işler. Nuray başar. Avni Renan.’

Bir başka yüzlük ise büyük bir hesap yapılmış: Bir milyondan beş yüzbin çıkarılmış, böylece geri kalanın beş yüz bin lira kalacağı anlaşılmış.

C03048996 numaralı bir beş binlik de yine hesap işlerinde kullanılmış. Bir kooperatiften 71.000 çekilmiş ama ev parası 80.000 liraymış.

Nedir, en çok hoşuma giden yazı D 14798185 numaralı onlukta oldu: ‘ Bıktım şu tebeşir parasından’

10/B 73792612 numaralı bir başka onluk ise bir er türküsü çığırıyor:

Ben askere giderken- Çantamı bağlar mısın?- Ayrılık treni düdük çalarken- Peşimden ağlar mısın?

20 Mayıs Çarşamba– Notlarımı karıştırıyordum ki dost bir öğretmenin, Sadullah Gür’ün yıllar önce benim için yazıp verdiği bir dörtlüğe rastladım:

Yaman eleştirici SalahKalem onda bir silahDikkat et konuşurkenGiydirir sana külah

Bana övgüler çokluk okurlarımdan gelir. Çünkü onlarda çekemezlik, kıskançlık, dümeni kırıklık gibi çoğu yazarın boğazına sarılan zehirli ve hayın sarmaşıklardan hiçbiri yoktur.

1988

13 Mayıs Cuma- İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nin açık saçık bularak yok edilmesine karar verdiği Henry Miller’ın Oğlak Dönencesi adlı kitabı39 yayınevince yeniden basılmış. Basılır basılmaz da yine toplatılmış.

Kitap yasaklamakla, kitapların okurlara ulaşmasını engellemekle nereye varılmak isteniyor? Bu aynak ve oynak gidiş mutlu sonlar kapısının ipini çekmeye yarasaydı, kitap yakmayı bir yaşam ve politika biçimi sayan Naziler, şimdilerde yokluk ufkunun ardında itelenmiş olmazlardı.

Tarih satrancı kitaptan ve resimden korkan ve korkularını yenmek için onların lambasına üfleyen devlet benbencilerinin kötü renkli işleriyle doludur.

14 Mayıs Cumartesi– Kediseverlerin hemen hemen tüm kedilerin, öldüklerinde ölülerini insanların gözünden kaçırdıkları inancındadır. Gelgelelim Paul Leautaud günlüğünde, kedisi Riquet’nin son yolculuğunu kendi yatağında, yastığının üstünde verdiğini yazar. İstasyon Kahvesi’nde buluştuğum Behzat Ay da -ki o da yaman bir kedicidir- kedilerinin ölülerini hep hep gizli yerlerde bulduğunu açıkladı. ‘ Biri sanki onları oraya saklamıştı’.

Günlükler- Bertolt Brecht Gözünden; 1942’de, Bu Hafta Sonu Neler Oldu?

8 Mayıs Cuma- Finlandıyalı’lar hala savaşıyorlar. İnsani sabır şüphe edilecek bir şey. Daha bir yıl önce yaşanan nasıl bir açlıktı? Grete için bir portakal ya da bir yumurta ele geçirinceye kadar- sanki hayatı o portakal ve yumurtaya bağlıymış gibi- alıp getirmiştim.

9 Mayıs Cumartesi- Eisler, haklı olarak bizlerin yenilikleri katıksız teknik, sosyal işlevinden bağımsız yürütmeye çalışmış olmamızın ne kadar tehlikeli olduğuna işaret ediyor. Orada harekete geçiren müziğin kayıtsız şartsız istenmesi vardı. Burada radyodan günde yüz kere harekete geçiren müzüği duyabilirsiniz: Coca Cola almaya teşvik eden korolar. İnsan çaresiz ‘sanat için sanat’ diye sesleniyor. Ben Schönberg okulu aracılığıyla metinlerin doğal olmayan vurgulamalarıyla dalga geçerken, Adorno bu vurgulamaları büyük ve ani aralıklar talep eden ‘ müziğin gelişimi’nin bir sonucu olarak savunuyor. Böylece sonuç olarak bunlar yapı tekniksel, neredeyse matematik düşünüşlerdir ve ölen savaş atlarının kişnemesi gibi, müzisyenleri mecbur eden tonal malzemenin düzenlenmesinde mantığın kayıtsız şartsız istemleridir.

10 Mayıs Pazar- Bu savaşla sonuna kadar mücadele edilmesi ne itici! Savaş yönetiminin buzullaşmasından söz edilebilir. Malların giderilmesi için olan bu devasa mekanizma, kazançlı üretim olduğu sürece malların üretimi için olan mekanizma gibi çok az ideolojik dürtüye ihtiyaç duyuyor. Rövanş hevesinin çağrısı ‘normal’ endüstride ki çalışma hevesinin çağrısı gibi gereksizdir. Çok fazla teknik akıl yatırımı yapılan bu tank savaşları ne aptalca. Bir yığın tank, yine bir diğer yığın tanka karşı sürülüyor ve sonra tanklar karşılaştıklarında birbirlerini vuruyorlar; eski dövüşme, makinelerin savaşına dönüşüyor, akşam tanklar hasar verme güçlerinin yenilenmesi için geri dönüyorlar vs. vs. Düşmanlığın en büyüğü, birleşme koşulları için savaşı bitirmeye çalışan rakip iki firmanın düşmanlığına eşittir.

11 Mayıs Pazartesi- Dunant malzemesi büyük zorluklar yaratıyor. Hicivli bir bakış açısı ( hümanizm, bu dünyada, burjuva bir birey için alkolizm kadar tehlikeli). Timon safhasına giriş açmıyor. Bir ısı problemi. Burada iyi yetiştirlmiş bir genç adamın öfkeden çıldırmış ihtiyara dönüşmesi sözkonusu, insan dostu- insan düşmanı diyalektiği, Kızıl Haç’ın fırsatçı karakteri. Genç Dunant, Cezayir’de ki değirmenlere imtiyaz sağlanması için mücadele etmek üzere ayrılır, sonra kendisini emperyalizmin kurbanlarına hayırseverlik sağlanması uğruna mücadele etmek zorunda hisseder, her iki amacın çatışmasını yaşar ve Lear’ın deliliğine düşer.

Kaynak; Bertolt Brecht, Günlükler 1941-1955, İthaki Yayınları

İş mi, Kariyer mi, Misyon mu?

Çok eski zamanlardan bir Alman hikayesi var. Ortaçağ zamanında birisi çalışan taş işçilerine sorar: ‘Ne yapıyorsun? ‘

İşçilerden biri cevap verir: ‘Çalışıyorum, ekmeğimi kazanıyorum.’

Diğeri: ‘Ben bir taş ustasıyım, taşlara şekil veriyorum ‘ der.

Üçüncüsü ise şöyle cevap verir: ‘ Ben bir katedral inşa ediyorum.’

Sizin ki hangisi?

Bertolt Brecht, Günlükler

Picasso, Guernica,1937

Günlük tutmak için bende motivasyon oluşturması niyetiyle başladığım seriye; şair, oyun yazarı, eleştirmen ve uygulamada geliştirdiği epik tiyatro anlayışıyla devrim yaratan kuramcı Bertolt Brecht ile devam ediyorum. Bir önceki yazımda Zweig’in 1. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını aktardığı günlükten paylaşım yapmıştım. Aynı zor zamanları bu kez Bertolt Brecht’in gözünden okuyalım..

1898 doğumlu ve orta halli bir aileden gelen Brecht, edebiyat ve tiyatroya ilgi duymasına karşın 1917 de liseyi bitirdikten sonra Münih’te tıp okumaya başlar, 1. Dünya Savaşı sonuda askere alınır, Augsburg da bir hastanede sağlık görevlisi olarak çalışmaya başlar. Nazilerin iktidara gelişinden sonra Almanya’yı terk eder ve uzun yıllar Amerika’da yaşar. Burjuva değerlerine, savaşa, sömürü ve kapitalizme sonuna kadar saldırır ve yapıtları ile tiyatro dünyasına yenilik ve derinlik kazandırır.

Yazar 1942 yılında, aşağıdaki satırları yazdığı sırada Amerika’da sürgündedir.

16 Mart Pazartesi- Daha sonra kontrol etmek amacı ile kimi tahminlerimi not alıyorum. Alman ordusu gözle görünür bir şekilde geçen yıldan daha zayıf. Yeni bir saldırı başlatmak iletişim alanı daha geniş olduğu için daha zor olacak. Silah altına yeni alınanların ise kendine güveni daha az olmalı. Gerçek bir ikinci cephe olmayacak. 10-15 tümeni gemiyle taşımak için bir buçuk milyon tonluk taşıma kapasitesi ve eşlik edecek savaş donanması gerekiyor. Bu yaz Hitler’i saf dışı bırakmak için bir Dunkirchen de yeterli olabilirdi; böyle bir riski İngiltere göze alabilir belki ama Tory’lerin göze alması zor. Washington son olarak SSCB ile doğrudan anlaşma yaparak, Londra’nın diğer engellerini ( kıta İngiliz ordusu olmadan Hitler yenilgisinin sağlanması) ortadan kaldırmak istiyor gibi görünüyor. Hitler ilk önce İzlanda’yı işgal edecek. Savaşın kuzeyde mi güneyde mi sürdürüleceğine 1942 yılı karar verecek. Müttefik saldırıları Berlin’i tehdit edebilir, savunma ise güneydoğuda Kafkaslar ve İran’ı. Japonya SSCB ye saldırmak zorunda kalacak. Askeri gücü tükenecek ve sadece Hindistan’da ki Tory politikası ona yeni kaynaklar açacak.

17 Mart Salı – Reichenbach’ın Kaliforniya Üniversitesinde -Determinizm- üzerine bir sunumu var. Nedenlerden oluşan sistemimiz, tekrar üretilebilirliğin bir tarzı tarafından sınırlandırılmıştır. Einstein bir keresinde parmağıyla son derece düzensiz ve ritmik bir şekilde sabit olamayan hareketler yaparak bu üretilebilirliği şöyle ifade etmiştir:’ Eğer yıldız sistemleri örneğin böyle hareket etseydi Astronomi olmazdı( şüphesiz kendine ait iyi sebepleri olmasına rağmen)’ Filozofa uzayda bir nokta ve zamanda bir noktanın koordine edilemeyeceğini söyleyen Heisenberg teorisinden rahatsızlar. Hatta bununla bir sınır tespit edilse bile, bunun dışında prensip olarak tasvir metotları iyileştirilemeyecektir. Filozoflara yine de tasvir olacağının bir sorusu kalıyor, böylece hiçbir şeyin yoktan varolmayacağı kuralı aynen korunuyor. Fizikçiler tarafından kendi öğretilerinin kanıtı sayesinde, neden, kökünden değiştirilir, yani onu terk ettikleri yerde bırakırlar. prensip olarak tanımlanamayan nedenler onlar için neden değildir.Filozofların ‘hiçbir şey’ i göstermekteki yeteneksizlikleri, fizikçilerin, bu hiçbir şeyi, hiçbir şey olarak ele almalarına engel olmuyor. Ama yine de sıfırı bir büyüklük olarak ele almayı onaylamak alışkanlıkları yüzündendir.Büyüklüklerden oluşan bir sistemde, sıfır, belki büyüklük olarak sayılabilir. Daha doğru bir deyişle başka türlü gösterilmesi çok zordur ama duygu olmaksızın diyalektik için diğer büyüklüklerden bu büyüklük olmayana mantıklı bir sıçrama sağlanamaz. Böylece uzay, filozoflar için maddenin özelliği olarak hayal edilemez olur. Uzayın, maddenin içerdiği ne ise o olması, onlar için tuhaftır. Maalesef Reichenbach bu konuda tek kelime etmiyor.

Günlükler II, Bertolt Brecht, İthaki yayınları

Para Bütün Kötülüklerin Kaynağı mı?

Demek paranın her kötülüğün kaynağı olduğunu düşünüyorsunuz? Peki, paranın kökünün ne olduğunu sorguladınız mı? Para bir mübadele aracıdır. Ortada değiş-tokuş edecek ürünler ve insanlar olmazsa, para da var olmaz. Para aslında birbiriyle iş yapmak isteyen insanların, değere karşı değer verme ilkesinin maddi biçimidir. Onu ancak üretebilen insanlar mümkün kılmıştır. Bunu mu kötü buluyorsunuz?

Üretilen tüm malların, dünyada oluşmuş tüm servetlerin kökeni insan zihnidir. Ama siz diyorsunuz ki para güçlüler tarafından, zayıfların aleyhine yaratılmıştır. Hangi güçten söz ediyorsunuz? Silah ya da kas gücü değil o. Servet, insanın düşünme kapasitesinin ürünüdür. … Paranın dayalı olduğu kural, bir insanın kendi zihnini ve çabasına sahip olması kuralıdır.

… Para yalnızca bir alettir. Sizi istediğiniz yere götürür, ama sürücülüğü sizden devralmaz. Size arzularınızı tatmin olacağı verir, ama size yeni arzular kazandırmaz… Para, ne istediğini bilmeyen insana mutluluk satın alamaz, değer bilmeyene bir değerler kodu veremeyeceği gibi, ne arayacağına karar vermekten hep kaçınmış birine de bir amaç sunmaz. Para, budalalara akıl satın alamayacağı gibi, korkaklara alkış, beceriksizlere saygı da sağlayamaz.

Parayı miras olarak devralmaya layık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Eğer mirasçı o paraya denkse, para ona iyi hizmet eder, değilse onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun ahlakını bozdu , dersiniz. Yoksa o mu paranın ahlakını bozmuştur?

… Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hükümdür. Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lanetlemişsiniz demektir. Parayı sahtekarlıkla mı kazandınız? İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi kazandınız? Standartlarınızı mı düşürdünüz?Eğer öyle yaptınızsa paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile getiremez. O zaman satın aldığınız şeyler, size bir takdir değil, bir sitem haline gelir, bir başarıyı değil, bir ayıbı hatırlatır…. Para sizin hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri elde etmenizi sağlamaz. Paradan nefret etmenizin nedeni bu mu acaba?

Para toplumsal değerin barometresidir. Ticaretin iki tarafın rızasıyla değil de , zorlamayla yapıldığını görürseniz, üretebilmek için hiçbir şey üretmeyen insanlardan izin almanız gerektiğini görürseniz, paranın mal alıp satanlar değil de, ikramlar, iltimaslar alıp verenlere doğru aktığını görürseniz, insanların çalışmayla değil de, nüfuzla zenginleştiğini gözlemlerseniz ve yasalar da sizi bunlardan korumuyorsa; tam tersine o insanları size karşı koruyorsa, dürüstlüğün kendini feda etme anlamına geldiğini anlarsanız, toplumunuzun yazgısının yok olmak olduğunu anlarsınız.

… Paranın tüm iyi şeylerin kaynağı olduğunu keşfedeceğiniz güne kadar, kendi mahvoluşunuzu davet ediyorsunuz demektir.

Francisco d’Anconia

Eski paraların resimlerini yapmaya başladım. Arkas Sanat Müzesi’nde Muharrem Kayhan’ın koleksiyonundan erken Anadolu sikkelerini içeren ‘Karun’dan Karia’ya’ sergisini gezdiğimden beri aklımdaydı bu. Paralarla ilgili görsel araştırmaları yaparken, Twitter da Özgür Mumcu’nun paylaşımını da görünce aklıma geldi bu kitap. Yukarıdaki cümleler Ayn Rand’ın 1957’de yayınlanan ‘Atlas Silkindi’ romanının karakterlerinden birine ait. Yıllar önce okuduğumda aklımda kalan bir kısımdı. Biraz sert, çarpıcı ve kibirli cümleler. Kendini bireyci, objektivist olarak niteleyen yazarın kendi gibi. Yazar dünyada Yaratıcılar-üreticiler ve Elden düşmeci-figuranlar olarak iki tip insan olduğunu iddia ediyor. Başkaları için çalışmayı küçümsüyor ve paylaşımcılığı gereksiz ve değersiz buluyor. Birey haklarının kayıtsız şartsız üstünlüğünü ve bunlara müdahalenin olması gerektiğine inanıyor. Örneğin kazanılan para için vergi vermek yanlış. Vergi almak, sadece çalışan, üreten insanları cezalandırmaktır. Kitap bu fikirlerin yeşerdiği bir konu izliyor.

Bu arada Darryl Cunningham’ın ‘Büyük Çöküş’ kitabını okuduğumda; bu güçlü ve dominant kadının Amerika’da özellikle 2008 krizine yol açan felsefeyi üretip hizmet ettiğine çok şaşırmıştım. Kitaba göre, Alan Greenspan, devletin düzenleme mekanizmasının gereksizliğini merkeze alan bu felsefenin ve Ayn Rand’ın en büyük takipçilerinden biri. Ve bu krize o zaman yol açan olayların kaynağı da, devlet denet ve düzenlemelerinin bankacılık sektöründe neredeyse tamamen kaldırılmasıydı.

Hayatımızın orta yerinde duran para kavramına siz nasıl değerler yüklersiniz? Para neye araç? Kafamızda belirlediğimiz hedefler, hayallerimiz yoksa para bize nasıl hizmet edecek? Sadece nasıl, ne kadar para kazanmayı değil, -Ne için?- para kazanacağız onu sormak lazım kendimize.

Sizin amacınız, hayalleriniz ne?

Kaynaklar, Atlas Silkindi, Ayn Rand, Büyük Çöküş, Darryl Cunningham, Yeni Entellektüeller İçin, Ayn Rand

Stefan Zweig ‘Günlükler’.

Cy Twombly, Untitled, 1972

Yazarın 1915 Tarihinde 1. Dünya Savaşı devam ederken yazdığı satırlardan seçkiler devam ediyor. Günlükte, savaş boyunca gönüllü olarak zaman zaman arşivde çalışan yazar, çoğunlukla duygusal bir çöküntü içinde. Zaman zaman Almanların yaptıklarını yererken bazen de yapılan bir saldırısını kahramanlık olarak nitelendiriyor. Nitekim sonunda 2. Dünya Savaşı’nın sonucunu göremeden 1942 yılında sürgünde yaşadığı Brezilya’da karısıyla beraber intihar eder. Bu günlüklerde benim anladığım yazarı yıkıma iten sadece savaşın ölümcüllüğü ve yıkıcı gücü, ülkesine dönememesi değil, Kültür Avrupa’sının, çağdaşlığın sonunu getirdiğini düşünmesi. Bir sonra ki günlük; şair, oyun yazarı ve kuramcı Bertolt Brecht’ten olacak. Aynı tarihlerde aşağı yukarı aynı koşullarda bu sefer bu sanatçının gözünden yaşadıkları ve duygularından bir seçki paylaşacağım.

İyi okumalar.

28 Nisan Çarşamba– Kayda değer bir şey yok, biraz çalıştım, çokça yoruldum. Savaşla ilgili olumlu haberler gelse de kolumuz kıpırdamıyor. Bunlardan yalnızca bir tanesi enfesti: Leon Gambetta’nın torpillenmesi. Fransa’da bunun etkileri derinden hissedilecek. Bunu söylemek çok acı ama bu savaşta ki kayıplar çoğalmalı, yoksa halk bu saçmalığın bilincine varamayacak. Flandre’da olacağı söylenen taarruzun gerçekleşmemsinin, hatta bunca gecikmesinin Paris’te etkisi görülmeye başlayacak. Durmaksızın bildirilen bu zaferlerin, haritanın neresinde olduğunu görmek isteyeceklerdir. Bunalımları da heyecanları kadar hızla olacaktır.

29 Nisan Perşembe– Yeni bir şey yok. Taarruzumuz gecikiyor. Auffenberg olayı bugün kamuoyu tarafından duyuldu. Zamosc kahramanını böyle çarmıha germek utanılacak bir şey. Burada herşey onun tarafında, yeni bir Benedek Olayı olmayacak. Akşamı Eva’yla geçirdim.

30 Nisan Cuma – Almanların Riga’ya saldırması tepeden inme oldu. Sanki İlkbahar onlara yeni bir güç kazandırmış gibi sağa sola saldırıyorlar. Dün Kirchen’in bombardıman edilmesi de böyle ustalıklı bir darbe. Onların bulundukları yerle kent arasında en az otuz kilometre vardı. Keşke bütün bunların olayın tamamı üzerinde bir etkisi olsaydı.

Dokuz ay geçii, bunca zamanda br kitap yazardım ama sonun başlangıcı görünürde yok. Bir günlük daha mı dolduracağım? Ne ben istiyorum bunu ne bir başkası. Çarkın altına kendini atmaya hazır kimse de yok ortada.

1 Mayıs Cumartesi- İkinci deftere başladım. Benim için de beklenmedik ve dehşet verici bir şey. Bugün de ilk günkü gibi gerilim altındayım. Daha önce İngiltere örneğinde olduğu gibi bu kez de İtalya’nın tutumu yüzünden kararsızlık oluyor. Korkutucu şeylere karşı kendini savunuyor duygularımız ama yine de bir şeyler hissetmeden dayanmak olanaksız. Ölçüsüz duygular içindeyim, ateşli kimi zaman da fanatik duygular beni harap ediyor. Sabahtan akşama kadar çalışacağıma öyle emindim ki; ama birden yangın çıktı ya da dumanlar bizi yangın çıktığına inandırdı. Heyecan, gerilim, sorumluluk; nöbet yerimden uzaklaşmış olsaydım tam on yıl yerdim. Pek bir şey olmadı ama çalışamadım. Ortada yalnızca gerginlik kaldı. Akşamı Eva C. ile geçirdim. Bu neşeli kadın beni gerçekten rahatlatıyor.

2 Mayıs Pazar – Hiç bir şey yok. Öylesine yorgunum ki; bütün öğleden sonra üçten sekize kadar ölü gibi uyudum.Sinirlerim iyice gerilmiş, öylesine yıpranmış ki en küçük bir zorlamayla bile kopacaklar.

Stefan Zweig ‘Günlükler’ Can Yayınları

%d bloggers like this: